TARİHSİZLER
YÜRÜYÜŞ
Bir çocuk yürüyor ıssızlığıyla kol kola, inek dışkılarının çamurla kıvamlandığı esmer mi esmer bir köy sokağında, yoksulluk içinde bata çıka.
Hiçbir yere varmıyor çocuk, yürüyor hâlâ ayışığında çalılıklarda.
KAHVALTI
Çay. Tulum peyniri tozu, çerçi dedenin komşu köyden getirdiği, bazlama banılarak yenen; peynirin kendisi değil, yalnız kokusu var ekmekte; ama koku da koku yani, hâlâ burnumun direğini sızlatır.
Sık sık çaya banılan bisküvi genellikle sade, ara sıra kaymaklı.
Zaman zaman da yumurta ya rafadan ya tavada. Ama güzeli, yumurta sade yağda.
Zeytin sevmiyor çocuk, pek de olmuyor zaten yer sofrasında.
Kokusuyla, çağlar aşan tadıyla, elbet ve elbet tarhana çorbası!
Ne umut var ne hayal, ikisiyle da tanışmadı daha.
YAŞAM ALANI
Ev ahşap. İki katlı. Altı ahır. Sonra marangoz atölyesi. Gıcırdayan merdivenlerle çıkılan ikinci kat; ikinci
kat ki koskocaman bir yaşam alanı. Bu katın yaklaşık üçte ikisi hayat (koridor, hol, salon, önkaş vb.); bu koskoca alana hayat dışında köşelere sıkıştırılmış üç oda sığmış.
Bu odaların birinde büyükbaba, büyük anne ve zihinsel yetersiz, ama sevgi dolu, dünya tatlısı amca, karşısında bizim oda: anne, baba ve üç kardeş aynı odada doğduk ve büyüdük.
Büyükleri bendim kardeşlerin: Ben yaşadım sabahlara kadar en irkiltici anları: Yeğin dalaşmalar, sabahları kadar dinmeyen, beynimi yiyen, kavgalar anne-baba arasında.
Bu kadar uyumsuz bir çift 58 yaşımda hâlâ görmedim ben. Anneme uygulanan şiddet ah! Hep ağladım ben çocukken, hep ağladım.
Babam, dünyanın en yumuşak başlı, en uysal insanı, gibi görünüyordu dışardan bakınca. Oysa, bütün savaşların, bütün acıların ortasında ben vardım, yalnız ben. Babam, sevmemişti anamı; hor görür, küçümser, aşağılardı sürekli. Didişmeden geçen bir anları olmazdı. “Didişme” sözcüğü yetmez evet, aklamak olur babamı. Çoğunca düşmanca davranır, düşmanca saldırırdı anama. Acımasızca döverdi. Aynı şeyi babaannem (ebem) için de söylemeliyim; o da zehirli diliyle sürekli sürekli saldırırdı anama. Anam da altta kalmazdı elbette, elinden geldiğince dili döndüğünce karşılık verirdi hem babama hem anasına. Ne korkunç ne çıldırtıcı günlerdi. Çocukluğumun bitmez tükenmez yarası bu.
SEVGİ
Babam sevmedi anamı. Yine de sıkıştırırdı geceleri, istemese de anam, ki istemezdi. Sonra…
Acılı sevişmeler, su dolabında gusül abdesti.
Bir çocuğun tanık olmaması gereken her şeye tanık oldum.
Yenilmiş bir insana, böyle bakın biraz da.
Babamın beni sevdiğini duyumsuyordum, ama bir sezgi düzeyini aşmıyordu bu. Belli etmiyordu çünkü sevgisini: Hiç sarılmadı, sevdiğini söylemedi hiç çocukken. Dahası dövdü beni epeyce, hem de kıyasıya.
Anam da söylemezdi sevdiğini, o da döverdi zaman zaman; ama onun beni (bizi) sevdiğini çok daha iyi biliyordum. Gülerdi yüzümüze hem de çok güzel gülerdi. Hem dertleşebilirdim onunla, her şeyi konuşabilirdim açık açık ve bundan büyük bir keyif alırdım: Ocak başında, o ekmek yaparken söyleşirdik. Ocaktan yeni çıkan ekmeğe yağ çalardı benim için. (Gözüm seyirdi, dudaklarım titredi birden.) Anamla söyleşilerim (ki oldukça bilgisizdi, ilkokul üçten ayırmıştı babası, ona sonra geleceğim.) uzun yıllar sürdü, eve her döndüğümde onun sıcak sesine sığınırdım; hemen her şeyi derdim ona; iç dökme, rahatlamaydı benim için.
Amcam, kısıtlı amcam çok severdi beni; dahası, bütün aileyi bir yana, kalanını öbür yana koyardı. Verebildim mi hakkını, asiydim ben, babam gibi, gösteremezdim sevgimi. Bu, yüreğimde kordur, oyar çevresini hâlâ.
Hem dedem hem de ebem (babaannem) yere göğe koyamazlardı beni. Kardeşlerimle karşılaştırıldığında ne kadar da şanslıydım ben. Çok yoksulduk, yoksuldular evet; ama, neleri varsa sererlerdi önüme: Ufak tefek para, mis gibi sadeyağda taptaze yumurta. Tavada içyağı ki doyum olmazdı. Ya dedem, her Tosya’ya gittiğinde mutlaka benim için bir şey getirirdi. O zaman oyuncak bilinmez ve satılmazdı; herkes oyuncağını kendi yapardı. Bu nedenle dedem daha çok yiyecek getirirdi. Simit, leblebi, kuruüzüm, halkalı şeker… Niye severlerdi, ilk erkek torundum da ondan. Ayrıca, halamın kızlarından daha yakındı evimiz.
*
Evden yalnız bir kez çıktım, bir daha da dönmedim.
*
Aklımda kalan en son şey bir kayadan aşan buz gibi bir çağlayanın altında olduğum, çırılçıplak. O çağlayanı bir daha görmedim. Dendiğine göre, soğulmuş gitmiş.
*
Kendimi kiraz dallarıyla tartardım. Ulu bir ceviz ağacının dallarını denediğim de oldu.
*
Ben kuş avlamadım, onlar avladı.
*
Çeltik tarlaları.
*
Her şeye bir esneme anında karar verdim; ben artık o eski ben değilim.
Elbette dönmek istemem köpek öldüren günlerime; elbette dönmek isterim şiir yangınında kavrulduğum günlerime. Orada İsmet Kaya, Namsel Uslu, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Bertolt Brecht ve Nazım vardı.
İkinci aşamada, ’80 öncesinde dünyanın en haklı kavgası vardı; şiirle yaşam özdeşti; uğraş öne geçti, devrimci uğraş, devrim uğraşı bir hortum içinde döndürüp durdu. Şiir, bir yazgıydı ama, yalnızlığı somutlardı, yalnızlığın umarıydı: Varlık, Yaba, Türk Dili…
*
Her şeyi bir anda söyleyemezsin, dert etme.
